You are currently viewing Kürt Prensin Almanca Romanı –    Abdullah İncekan

Kürt Prensin Almanca Romanı – Abdullah İncekan

Bedirxanî ailesinden Celadet ve Kamûran kardeşlere Kürdolojinin her alanında karşılaşmamak mümkün değil. Dilbilimden tarihe, edebiyattan gazeteciliğe, oradan siyasal çalışmalara kadar büyük bir yelpazede çalışmaları olan ve ürün veren bu ikilinin ilk Kürt Almancılar olduklarını öğrendiğimde bir hayli şaşırmıştım. Zira bir Almancı olarak Celadet Bedirxan’ın Günlük Notlarını okuduğumda bir taraftan bu güçlü karakterlerleri yakından tanıma imkanı elde ederken, diğer taraftan da notların tutulduğu ülkeyi yakından bilmek ise hikayelerin arka planını anlamada yadsınmayacak bir unsur olduğu söylenebilir. Günlük Notları ilk defa okuduğumdan bu güne değin aradan on beş yıl geçmiştir, fakat onlara olan ilgi ve alaka o gün bu gündür devam ediyor. 

İstanbul’da sürgünde doğan bu iki kardeş eğitimlerini Galatasaray Lisesinde alırlar. Arada yaşadıkları Isparta, Antalya ve Beyrut sürgünlerinden sonra, tekrar İstanbul’a yerleşip siyasal çalışmalara katılırlar. Daha yirmili yaşlarının ortalarında, 1922 yılının sonbaharında her iki kardeş eğitimlerini orada sürdürmek üzere Almanya’ya diğer iki kardeşlerinin yanına yerleşirler. Celadet ve Kamûran Bedirxan kardeşler burada hukuk eğitimini alırlar. Celadet üniversiteyi bitirdikten sonra Beyrut’a yerleşir. 

Sonraları Almanca iki eser veren Kamûran Bedirxan ise orada kalıp Leipzig üniversitesinde hukuk alanında doktora yapar. Daha sonraki tarihlerde kardeşi Celadet’in yanına (Beyrut’a) yerleşen Kamûran belli aralıklarla Almanya’ya gelir. 1935 yılında Der Schnee des Lichtes (Karın Işığı) adı altında Berlin’de ilk eserini yayımlar. 1936 yılında dilbilimci Karl Hadank’a bir yıl boyunca Kürtçe hakkında enformasyon veren Bedirxan ilk eserinden iki yıl sonra bir roman ile Alman okurun karşısına çıkar. Der Adler von Kurdistan (Kürdistan Kartalı) adlı bu roman bir Kürt tarafından sadece Almanca değil, Avrupa dillerinden birisinde yazılan ilk edebi metin olma özelliğini taşır. Almanya’nın Nazi döneminde, 1937 yılında Potsdam’da Ludwig Voggenreiter yayınları arasından çıkan eser 135 sayfadan oluşur. Kitabın künyesinde Bedirxan’ın adının yanında yazar olarak ayrıca Herbert Oertel (Örtel olarak okunur) adı da geçer. ‘Vefalı arkadaş Erich  Finger’e ithaf’ ile başlayan eser, Kürtlerin durumunu anlatan bir sonsöz ve Kürdistan haritasıyla biter. 

Bedirxan’ın yaşamından esinlendiği aşikar olan kitap, Almancasının verilmediği Kürtçe şu dizeyle başlar: 

“Ne botî me, ne gerzî me, xulamê axa Kurdistan; / 

ne mîr im ez, ne axa me, peyayê dewleta Kurdan.” (B-K.)

Romanın başat figürü Remo aynı zamanda ben-anlatıcıdır. Remo bir kaç gün önce İstanbul’dan Mardin’in Savur ilçesine gelmiştir. Onun geldiği günlerde bölgede bir olay olmuştur: Yado adında bir isyancı yakındaki bir garnizona saldırmakla, herkesin gündemindedir. “Uzun bir zamandır ülkesinden uzakta yaşayan on dokuz yaşındaki bir genç olarak yörede tuhaf bir duygu yaratan, heyecan verici bu haberin önemini o günlerde daha anlamıyordum” (s. 7) diyerek ben-anlatıcı romanda gelişen olayları dıştan bakarak anlatır ve böylece yöreyi ve yöre halkını tanımayan okurun anlatılanları daha iyi anlamasını sağlar. Sıradan bir eşkiyalık olayı olarak gözüken bu saldırının arkasında Kürt siyasal bir istemin olduğunu Remo, yanında bir kaç gün kaldığı kuzeninden öğrenir. Böylece o da bu harekete ilgi duyar ve zamanla ilk gizli toplantılarına katılır. Burada Kürtlerin ulusal hakları üzerinde tartışmalar olur ve gencin bu harekete giderek ilgisi artar. Çok kısa bir zaman sonra o da hareketin bir parçası olur ve ailesinin haberi olmadan bu silahlı siyasal çalışmaya katılır, fakat hareketin marjinal olduğu ve bundan dolayı da başarısız olacağını baştan beri bilir. Zira daha isyanın başlangıcında bir figür şu tespiti yapar: “Onların (Kürtlerin pasif kesimleri) işledikleri bu suçu, bizim gibi bir azınlık, kanlarıyla öder. Fakat bizim kanımız, kesinilikle biliyorum, büyüyecek olan özgürlük ağacının besinidir. O ağaç büyüyecek ve bir gün muhteşem olacak ve dalları genişleyecek ve yok olmuş güç ve tazeliği sunacak.”(s.14)

Remo hareketin içinde değişik görevler üstelenir. Bazen Yado’nun sağ kolu olurken, bazen de hareketin basın ayağını oluşturur; bildiri hazırlayıp dağıtır. Bu çalışmalarda giderek kendi ulusal kimliği hakkında daha da bilinçlenir. Kendisinin yaşadığı bu gelişimi bir doktorun çatışmada ölen birisinin gözünü kapatırken, dile getirir: “O ellerini ölen kahramanın gözlerine götürüp göz kapaklarını kapatıyordu. Benim ise gözlerim açılıyordu.” (s.15) Bu küçük hareket sadece çekirdek kadrosuyla değişik şehirlerde eylemlerde bulunur ve o esnada halk tarafından sevgiyle karşılanır, ancak kitleselleşemez. Muş ve Kulp’ta elde ettikleri kazanımları tekrar kayb ederler. Ağrı dağında kurdukları üsslerine giderlerken değişik mekanlarda çatışmalara katılırlar ve böylece giderek zayıflarlar. 

Roman, hareketin başı Yado’nun dağda yaşama veda etmesiyle biter: Askerler ile çıkan çatışmada otuz kişilik grubun büyük bir kısmı öldürülür. En son Yado da yaralanır. Yakınındaki Remo’dan tapancasını cebinden çıkarmasını söyler. Kendisini öldürmeden önce ona ve yanındaki arkadaşına askerlerin onu göremeyeceği bir yere defn etmelerini söyler. 

Güzel bir Almancayla yazılmış romanın dilinin bu kadar arı olması elbette dikkat çeken ilk noktalardandır. Kitabı birlikte yazdığı belirtilen Herbert Oertel’in katkıları hakkında elimizde bir bilgi-belge olmadığından bu noktada Kamûran Bedirxan’ın ne kadar özerk çalıştığını bilemeyiz. Ancak yukarıda Kamûran Bedirxan’ın Almanca çalışmalarıyla ilgili verilen bilgiler ışığında ve onun başka bir çok dili bildiği (Fransızca, Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe) ve bu dillerin büyük bir kısmında eser verdiği düşünüldüğünde, dil bakımından yüksek eğitimini gördüğü ve doktorasını yazdığı Almanca’da pek sorun çektiği düşünülemez.

Romanın ana hikayesi Yado’nun isyanıdır. Yado’nun yazar tarafından Ağrı dağına yerleştirilmesi ve hareketin marjinal kalmasından hareket ederek, acaba Kamûran Bedirxan, İhsan Nuri Paşa ve arkadaşlarının yürütükleri isyanı mı anlatıyor sorusunu okura bir çok defa sordurtuyor. 

Düşman, düşman güçler gibi kelimelerin bolca kullanıldığı roman, estetik olarak maalesef kitch kalıyor. Kürdistan Kartal’ı okunduğunda Ömer Hayyam’dan çeviriler yapan, Kur’an mealini hazırlayan, dil ve hukuk alanında çalışmaları olan bu parlak zeka ve öncü entellektüellin dünyasını yansıtmadığı görülür. Fakat Birgit Ammann’ın da tespit ettiği gibi, bu kitap, dönemin diğer ‘ulusal bilinç oluşturma’ eserleriyle karşılaştırıldığında (örneğin İvo Andriç’in Drina Köprüsü), yazıldığı zamanın mainstreamini yansıttığı rahatlıkla fark edilir. 

Avrupa’da ve özellikle de Almanya’da şu an itibariyle azımsanmayacak bir Kürt nüfusunun yaşadığı ve bunların yerli/Alman edebi ve sanatsal çalışmalara katılımının neredeyse sıfır noktasında olduğu göz önüne getirildiğinde, bu çalışmanın büyük Kürt prensin entelektüel çapı hakkında bize önemli bir ipucu verdiğini düşünüyorum. Ruhu şad olsun, üstat Kamûran’ın.

Kaynak:

Prinz Kamuran Aali Bedir-Khan und Herbert Oertel (1937): Der Adler von Kurdistan. Potsdam: Ludwig Voggenreiter.

Birgit Ammann (2003): Prinz Kamuran Ali Bedikhan – Wegbreiter der kurdischen Diaspora in Europa. “Das kurdische Berlin” adlı çalışmanın içinde.

Leave a Reply